"Bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir."
"Bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir."
“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi”
"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum” dedi. “Bu eksiklik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum. Seni istiyorum. İçimde müthiş bir arzu var. Bir iyi olsam!"
"
Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:
-“Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim.” dedi.
Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:
-“Nereye çağırırsan gelirim!”
""
İşte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi…
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir…
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
""Türk Edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır. Türkiye’de orta sınıfların, köylünün, yoksulların hayatlarını bize anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı ve gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikâyecimiz, romancımız odur."
"O zaman Rasih’lerde (Rasih Nuri İleri) kalıyorduk. Rasih’in annesi Leyla İleri hayat dolu bir kadın idi. Bir adam vardı evde. Beyaz saçlı bir adamdı. Arap elbisesi giyiyordu. Leyla Hanıma “Kim bu?” diye sordum. “Toto” dedi. Bu kişi Sabahattin Ali imiş. Bir kaç ay aynı evde yaşadık. Kim olduğunu uzun süre anlamadım. Sabahattin Ali bize her akşam basılmamış hikâyeler okurdu. Eve onu beğenen hayranları geliyordu. Bu gelen insanların içinde en gençi ve en çirkini Yaşar Kemal idi. Sabahattin Ali gündüzleri dışarı hiç çıkmazdı. Akşamları çıkardı. Sabahattin Ali, Marko Paşa isimli bir dergi çıkarıyordu. Dergi bürosunu basmışlardı. O da dergiye gitmek, bir şeyler yapmak istedi. “Nereye gidiyorsun?” dedik ve durdurduk. Sabahattin Ali: “Bu memlekete şehit lazım” dedi. Bir an durdum ve içimden geçen şu oldu: “İlk şehit sen olacaksın"